27 Ağustos 2011 Cumartesi

GEREK Mİ?


Bisküvi paketlerinin kenarlarındaki kırmızı şeritler. Kim akıl edip de yapmış bilmiyorum. Ama zekice bir buluş. Gerekli yani.

Hayatıma gerekli şeyleri düşünüyorum; bir eş, iyi bir kariyer, 3 çocuk (siyasal bir amaç değil), iyi bir fotoğraf makinesi (anı belki yakalarım umutları), su geçirmeyen bir çift bot (dağlara tırmanmak için), okunulası ve kafa yapmayan bir kitaplık kitap (cahilliğimden kurtarır diye), öğrenebileceğim yeni diller (iletişim çabam), falan filan. Uzayıp gidiyor liste.

Ama ya peki cidden zekice mi bunlar? Gerekli olan her şey zekice mi ya da?

Bilemedim ve içerisinden çıkamadım. Derken gerekli olan sevgi kavramı üzerinde düşünmeye başladım. Dersim bitti, çocuklarımla vedalaşıp dolmuşa binmek için yürümeye başladım. Aklımda bin bir düşünce. Derken dolmuş geldi, bindim, camı açtım ve rüzgar yüzümü öperken ben hala hayaller içerisindeyim. YHT açılışı için tüm yolların güzergahı değiştirilmiş, sevgili başbakanımız dört gözle bekleniyor felan. Konya için hayırlı mübarek bir gün. Gerekli olan Ankara- Konya hattı nihayet tamamlandı. Derken yolda bir hanımefendi dolmuşa binmek için el kaldırdı, yanında güzel bir kız çocuğu. Genç bir beyefendi, konuşmalardan erkek kardeşi olduğunu anladım, onunla vedalaştı ve güzel kızla genç hanımefendi tam arka koltuğuma oturdular. Derken telefonu çaldı. Telefon melodisi “Mor ve Ötesi” nin bir parçası. Allah Allah dedim, ister istemez melodiyi dinlemeye koyulmuşken konuşulanlara da kulak misafiri oldum. Arayan ablası. Hanımefendi daha dolmuşa binerken fark ettim, ters giden bir şeyler var. Apar toparlığı sezdim. Olayı kısaca özetliyorum; bu genç hanımefendi kayınvalidesi ile birlikte yaşamakta. Eşine başka bir eve çıkmaları gerektiğini söylüyor, eşi kabul ediyor. Fakat bunu duyan kayınvalide kişi olayı kabullenemiyor, hanımefendiye sayıp dökmeye başlıyor. Hanımefendi de çıldırıp eline bıçağı alıp kayınvalidesinin üzerine yürüyor. Ben dehşetler içerisindeyim. O güzel kız çocuğunun sessizliğine mi üzüleyim, bu genç kadının travmasına mı yoksa kayınvalidenin cahilliğine mi? Eyvah eyvah. Bu aileye gereken neydi de zamanında yerine gelmedi?

Hızlı trenin heyecanı içime oturdu resmen. Dedim, nerdeyim ben? Neler oluyor hayatta? Ben cahilliğime çare olacak bir kitabı satın alabilmek için tüm kitapcıları dolaşan, onlardan medet uman 22 yaşında genç bir hatun, arka koltuğumda oturan 27 yaşında hayatın en zor bölümünün tezini yazmış, doktorasını tamamlamış bir hanımefendi. Çocuğunun hayatını düşündüğü için yıllarca susmuş, sevdiği eşinin hatırına katlanmış ama en sonunda sigortaları yakmış bir insan. Hey yarabbi. Bu insanlar neler yaşıyorlar? Kitapların dışında çıkıp bu hanımefendi ile kadın kadına konuşmayı o kadar çok istedim ki… neydi onun gözünü bu denli döndüren? Yıllarca susturan neydi?

Hasılı, gerekli olan şeyler demişken, benim ülkemde hala bu denli yaşanan facialar varken, cidden gerekli olan ne insanlığa?

14 Ağustos 2011 Pazar

YALANLA GERÇEK ARASI YAŞANIR AŞK


Yalanlar gerçeklerle sevişir mi sahi? Bu aşka şahit olan demez mi bu ne haldir, dünyanın çivisi mi çıktı? Çıkmayacaksa dünyanın çivisi, ya Aşk neden vardı?

Yalanlar vardır ya, can yakar. Ama kulağa hoş da gelir bazen. Ama bu farklı. Bu kez gerçekler can yakar oldu. Kulağa da hoş gelmiyor değil. Sahi, yalan olsa daha mı iyiydi? Yok yok, iyi böyle. Gözyaşlarımla oturur içerim, onlarla meze yaparım hüznümü.

Hem sana ne ağlıyorsam. Umurunda mı gerçekten? Koyuver gitsin dersin ya, öyle işte.

Söv her zamanki gibi, kapıyı vur çık. Ama bil, sövdüğün kendi yalnızlığın. Vurduğun o kapı, set çeker mi azılı kayıp ruhunla benim arama?

Hayır hayır. Çekmez. Kaçamazsın ne benden ne kendinden. Koyuverdim evet, koyuverdim gittin.

Nereye gideceğini bilmiyor oysa bu kez kelimeler. Kaçacak bir liman, sığınacak bir gönül yok artık. Kime sardıysa bu kolları cayır cayır yandı. Saracak kol da kalmadı. Ya sahi, yandı mı ben sararken seni o kalbin?

Ezanı bekler gibi, okuldan dönen çocuğun annesinin işten gelmesini bekler gibi, yeni yumurtadan çıkmış ördeğin suya araması gibi, sevgiliye kavuşacak gibi… Koştum da ardın sıra, ne oldu ki? Aşka er ki er kişiyle dendi, ya er kişi aşktan bîhaber miydi?

A Şehrinden B Şehrine Giderken Yaşanır Sevdalar…


A şehrinden B şehrine giderken C ye uğrayan araçlar vardı. Bir duvarı 8 günde ören 7 işçi vardı bir de. Ha, cebindeki son paranın 1/3 ü ile kitap alan Ali de. Unutmadan, aldığı yumurtaların 6 tanesini kıran Ahmet kalanları kar etmeden satardı.

A şehrinden C ye giden şoförün gittiği yolu hesapladık senelerce. Ya da hızını. Ya da zamanını. Ama hiç kimse de çıkıp “Yahu, bu şoförün hali niceydi?” diye sormadı. Sahi,  C şehrinde kimi vardı? Eşi vardı belki. Günlerdir görmediği o siyah zülüflü, süt beyaz gerdanlı yari. O “t” zamanda hep onu hayal ederdi “s” km yol boyunca. Gözleri uykuya direnirken o çalan damar bir şarkıyla hep helalini düşünürdü.

Ya o 7 işçi? Sahi, maaşlarını tam gününde alırlar mıydı? Kaç çocukları vardı onların? Sigortaları yatıyor muydu? Duvar diye ördükleri duygularına mezar mıydı? O sekiz gün boyunca ne yer ne içerlerdi?

Ali, 4. sınıf öğrencisi haylaz Ali. Cebinde kalan parasının bilmem kaçından bilmem kaçı. Neler alınırdı o parayla. Büyüse bir, annesine ev bile alırdı. Ali kırmızı bisiklet isterdi, Ali yeni spor ayakkabı da isterdi. Ali güzel bir futbol topu isterdi. Ama okulu vardı Ali’ nin. Cebindeki son parasıyla kitap, kalem, defter almalıydı. Okumalıydı Ali. Ali büyük adam olup, annesine bakmalı, parasını akıllıca harcamalıydı.

Ahmet pazarda yumurta satardı. Köyden perşembeleri sabahtan yumurtaları toplar, şehre gider, Pazar yerine iskemlesiyle sepetini koyar, anasının hazırladığı azığı ikiye böler, yarısını kendi yer, yarısını yanındaki Yaşar’ a verirdi. Yaşar da maydanoz satardı. İlkokuldaydı daha Yaşar, annesi öleli yıllar olmuştu. Ahmet kıyamazdı ona. Hem azığını paylaşır hem gönlünü hoş ederdi öksüzün. Ahmet’ in yumurtaları kırılırdı, bir üzülürdü önce, sonra derdi rızkı veren Allah. Bir besmele çeker, iskemlesine oturur, Yaşar’ı izlerdi. Bebek yaşta kaybettiği oğlu Muhammed’ i hayal ederdi ona baktıkça. Alan da sensin veren de derdi, susardı.

Sahi, öğretmenim, ben bu soruları çözmeyi öğrendim ya, belki sınavı da geçerim… Ya onlar öğretmenim? Onlar sahiden mutlu mu?

13 Ağustos 2011 Cumartesi

NARSİST DEĞİLİM BEN! BİR RAHİBE DE!

Gökten zembille inmedim elbet. Ama kendimi seviyorum. Sırf bu yüzden etrafıma ördüğüm duvarlar var, korumak için kendimi dış etkenlerden. Zarar vermesin hiçbir şey diye bana, kapısı bile yok duvarların. Yani ben o duvarları yıkmadıkça, kimse giremez bu hayata.

Evet, bencilim, gereğinden fazla. Kendi zevklerimden arta kalan vakitlerde kimseye ayıracak vaktim yok. Çünkü o vakitlerde de yeni zevkler yaratıyorum kendime, yine kendimle oluyorum.

Ha, pragmatistim bir de. Öğretecek bir şeyi yoksa karşımdaki insanın, hayatımda yeri yok. Kaybedecek vaktim yok çünkü.

Neden mi böyle katlanılmaz biri oldum?

"Kaybedeceğim en fazla zaman olur ya." cümlesini çok kurardım. Ve en fazla kaybettiğim şey zaman oldu. Sanırım göze alamıyorum artık kaybetmeyi. Neden mi? Yaşlanıyorum. Gözlerimin ferinin söndüğünü hissediyorum her geçen gün. Ve her geçen gün anılar daha ağır basıyor gece başımı yaştığıma koyduğumda.

Ördüğüm ağlama duvarları işe yaradı sanırım. Ama ben rahibe değilim, narsist de. Ben de bir hatunum, sevilmek isteyen ve narin duyguları olan. Çok da güzel sevgi cümleleri kurarım, gerçekten. Güzel nargile, çay da hazırlarım. Ama hala sorularımın hala cevabını bulamadım.

Yaşlandığımda da kuvvetle muhtemel yine elimde bir saz, notası eksik türküler ve bir bardak açık çayım olacak yanımda. Tek fark, bozkırdan kaçıp yerleştiğim bir sahil kasabasında oturacağım bu sandalyeye. Torunlarım olmayacak etrafımda koşturan. Akşam eve gelirken bir şey almamı ister misin diye soran bir hayat arkadaşı da olmayacak.

Yanımda olacak tek şey , her zamanki gibi, eşsiz, muazzam sessizlik. bozmasın kimse o sessizliği.

http://www.youtube.com/watch?v=0xgQ3qPKF58

20 Temmuz 2011 Çarşamba

DUYARSIZ MI OLMAK İSTİYORSUN?



Duygularım köreldi. Bu kadar duyarsız ve ruhsuz olabileceğimi hiç hayal etmemiştim. Tıpkı akarsuya düşmüş kuru bir yaprak gibi, nereye gittiğini sorgulamadan, akarsuya teslim olmuş bir şekilde, nereye gittiğini bilmeden ilerlemek. Ama neticede ilerlemek. Bir zamanlar yemyeşil ve diri olan o yaprak… Gökyüzünü her sabah selamlayan, gece olduğunda rüzgara karşı koyan o güzel yaprak…

Ya bunu nasıl fark ettim ki ben? Evet evet, anımsadım. İçimdeki o çocuğun artık beni terk ettiğini anladığım gün, bu hafta. Evet, içimde ölen onlarca çocuktan bir tanesi… Yine, yine kalmadı, yine terk etti. Her doğan yeni, umut dolu çocuk gibi, şen şakrak.. Ama, gitti.

Peki ya kim hesap verecek? İçimde öldürdüğüm çocukların hesabını hangi insanoğlu verecek?
Evet, öldürdüğüm… Bn ellerimle öldürdüm o çocukları. Onlar terk etmedi beni. Bir kez olsun kendi işimi kendim yaptım, öldürdüm o içimdeki çocuğu.  Birilerine hoş görünmek için, birilerine saygı duymak için, birilerinin gönlünü hoş eylemek için… Ya şimdi? Nerde o birileri? Aşırı empati sendromu yaşamanın bedeli bu muydu? El ne der derdiyle yaşamanın bedeli ruhunu kayıp mı etmekti? El diye diye kendini mi kaybetmekdi?
Kendime el oldum paşa gönlüm, kendime el. Ben bilemez oldum beni. Duyarsız mı olmak istiyorsun? Ruhunu mu satmak istiyorsun beleşe? Sana en güzel yol paşa gönlüm. Git el alem ne der diye dolan.

Sonra bak ki el alem dediklerin nerdeler? Saklambaç işte.

Ama giderken o içimdeki çocuk, son nefesinde, kulağıma bir şey fısıldadı. Son nefesine saniyeler kala. “Hayat” dedi. “Hayat senin sandığın gibi ne siyahtır ne de beyaz. Hayat bir yerde kalmaz. Grileri yaşa sen. Koşmak mı istiyorsun? İlerlemek mi niyetin? Kaç siyah ve beyazdan. Bırak uçlarda yaşamayı, sınırlarda yürümek sana da bana da zarar. Grilere koş.”

Ben artık griyim paşa gönlüm. Evet, gri. Kendime ördüğüm duvarlar artık nefes almamı zorlaştırdı. Ben korkarken dışarıdaki hayattan, korunmak için ördüğüm o duvarlar bana daha çok zarar verir oldu. Evet paşa gönlüm, siyah duvarları yıkıp, beyaz hayallere veda edip griye koşuyorum artık.


 Fotoğraf: http://1x.com/photo/43171/category/creative-edit/latest-additions/in-the-back-of-my-mind




15 Temmuz 2011 Cuma

SUSMALI İNSAN

Duygular. Anlamlandırılması zor olan duygular.
Hacet var mıdır ki söylemeye? Bazen susmak bile anlatır herşeyi. Anlamayana davul zurnayı soksan da anlamaz ya zaten. Bilemedim, susmalı mı insan yoksa haykırmalı mı? İçinde kalınca kanser olur mu ki? Ha ince hastalık vardı, sahi. Belki ince hastalık da bu sebeptendi. Aşık olan esas oğlan sevdiceğine açılamadığından ... Evet evet.
Konuşsan da hastasın konuşmasan da arkadaş. En iyisi susmalı insan.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

BEKLE


“Ne yazasım var, ne okuyasım, ne gezesim, ne tozasım. Ne zamana kadar başkalarının hikayesini okuyacağım? Ne zaman ben de bir hikaye bırakacağım arkamda?” dedim ve “Beliğ” dedim. Beliğden gelen belaya “Hoş geldin” dedim.

 Bela baldan tatlıdır ya, sana o hazzı yaşatır ya, belaların en büyüğü, AŞK ı gönderdi yaradan. “Beliğ” dedim, sustum. Kan kırmızı sabahlara uyandım, bitmek bilmeyen elem gecelere boyandım. Bir yaprağın salınışına aldandım. Doğan güneşe sarılıp içimi yakıp batışıyla yıldızları yorgan yapıp ay ile hasret muhabbeti yaptım. O anlardı beni, o da hasretti ya güneşe. Hiç görmemişti oysa onu. Ama ışığı ondandı, varoluş sebebi, hayat gayesi oydu ya. “Beliğ” demişti ya o da Yaradana..

 “ Bekle” dedi ay bana o gece, “Bekle”. “Aşka boyayan sadece. Işığıyla yetin. Çünkü o ışıktan başka bir şey yok.”. Dedim “Yetinmek? Ben her an onu görmek isterim.”. Dedi “Sana tenezzül edip ışığını gönderen bir gün cemalini de gösterir.”

“Eyvah” dedim. “O Cemal’i görmek değil tek arzum, muhabbeti de yaşamak. Kendi hikayemi okumak niyetim.”

“Var oluşun en büyük hikayen değil mi? Var oluşuna sebep senin gerçeğin değil mi?”

Hikayemi anlamak için düştüm ya yola, Rabb ‘im yardımcım ola…

12 Temmuz 2011 Salı

DÜŞLERİM


Saçlarım uzuyor,ömrüm kısaldıkça. Bir de aklıma düşen bir yabancıyı düşlüyorum. Çok meşgulüm.
Engin denizler gibi, hani görünmez sonu. Başlangıcı bilirsin, anımsarsın ilk günü. Ama sonu hakkında dönmez dil, susar, düşünemez.
Öyle ya, sonlar hep kötüdür. Cadılar prensesleri öldürür, büyük aşklar ayrılıkla sonlanır, en sevdiğin arkadaşının babasının tayini çıkar, 5. sınıf biter öğretmenin elveda der, hava alanında iki damla gözyaşı, otogarda boğazına düğümlenen onlarca kelime, kapıyı örtüşler, el sallayışlar…
Sonuna nokta konamayan cümleler ister insan hep. Virgüller daha sevimlidir. Ama o cümle hep yüklemle biter. Birileri eyleme geçer ve gider.
Engin denizler gibi sevdim ama seni, kimsenin göremeyeceği kadar, kimsenin anlamayacağı kadar, senin bile. Sen bile görme diye ben her gün arka sokaktan gittim okula. Sen bile anlama diye kırmızı şapkamı giydim hep saçlarım heyecandan savrulmasınlar diye. Sen bile bilme diye, ben sustum hep.
Ben hep, hep gittim ben. Güzel bir şarkının nakaratı başlamadan, filmdeki esas oğlan sevdiceğini öpmeden, anne bebeğini uykudan alıp ona sarılmadan, bir hastanın derdine derman bulunmadan. Gittim ben, seni sana bırakmak için.
Engin denizler gibi özledim seni. Dalgaları tekneleri savuran, fırtınayla cehennem olan, akşam olunca sessizliğe öfke katan, kızınca her şeyi yerle bir eden. Ama her şeye rağmen maviliğiyle huzur veren, balıklara hayat veren, rüzgara anlam veren, aya yatak döşek olup misafir eden…
Amalarım hiç bitmedi. Ama uzaktın, ama yoktun, ama sen sendin, ama ben. Ben hep yoktum.

ŞÜKÜRE YALNIZLIK KALA


        Yalnızlık… Bozkırın soğuk gecelerinde esen, insanı iliklerine kadar üşüten sert lodostur yalnızlık.
Hiç tanışmamıştım yalnızlıkla. Adresimi bilmez, yoluma çıkmaz sanırdım. Çünkü onun dolaştığı ıssız ve karanlık sokaklarda dolaşmazdım aklımca. Hep korkutur yalnızlık, insanın canına okurcasına bakar gözlerinin ta içine. Gönlünü okur,bilir aklından geçenleri. Çarşıda annesinin elinden kurtulup kaybolan çocuktur yalnızlık ya da son nefeste bir yudum su verenin olmayışıdır.
İşte buldu beni de… En karanlık gecede karabasanım oldu belki de… Kalabalığın içindeki sessiz haykırışlarım oldu. Bir sıcak gülümseyişi, içten bir bakışı, bir omuzda ağlamayı özlemek oldu yalnızlık. Hani yıldızlar vardır, herkes hayranlıkla bakar, binlerce dilekler tutulur sayelerinde. Peki ya onların dilekleri? Ama kimse anlamaz onları, ne kadar acizdirler o gökyüzünde. Kendilerinden başka bir şeyleri yoktur nurdan ab-ı  hayatını alan yıldızların. Ama parlarlar, vardır bir dayanakları.
Bir isyan mıydı yalnızlık? Yoksa O’nu bulmak mıydı ucu bucağı olmayan bir alemde? Acizlik miydi, yoksa O’na olan sevgi, ibadet miydi? Yalnızlık O’na bağlanmaktı. Yalnızlık her şeyde O’nu görüp, O’na şükretmekti. Her yolun sonunun O’na çıktığını görmekti. Avuçlarını açıp yalvarmaktı yalnızlık. Ondan başkası olmadığını bilmekti. La dan ilaha geçmekti. İllallah demekti.
İnsanoğlu cennetten sürgün edildiği günden bu yana yalnızdır, özünden eksiktir. Adem Havasından ayrı düşmüştür. Kendiyle yüzleşmiştir, en sonunda ellerini açıp yalvarmıştır Rabbine. Gönlünden daha yakın olan sevgiliye kavuşmuştur nihayetinde. Mecnun yıkılmıştır Leylasının gidişiyle, dağlara vurmuştur kendini yalnızlığını omzuna alıp, derdini kurtlara kuşlara döküp yanmıştır. En sonunda gerçek Yarin yolunu bulmuştur. Yunus peygamber balığın karnında karanlığın çığlığıyla yalnızlığını idrak etmiş, Subhanallah deyip yalnızlığından sıyrılmıştır. Güller Sultanı Efendimiz Hira’da yalnızlığıyla baş başa kalıp ermemiş midir tevhid ırmağına? Yalnızlığına ikram gelmemiş midir Cebrail?
Söyle şimdi ey deli gönül, şikayet midir bu hali vaziyetin Rabbine? Yoksa binlerce şükür mü gizlidir her nefesinde?